Hüseyin ŞEN -DÖNEMEMEK

NEMEMEK

“İnsan yaşamının geriye dönüşü yoktur

  Kimi zaman geçmişimizi yaşar gibi olursak da

  Anılarımızın aldatıcı güzelliğinin günümüze yansımasıdır bizi yanıltan

  Yaşama sevincimizi, geleceğe dönük savaşımızın özü oluşturur.”

2003 yılında Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülüne layık görülen ‘Dönüş’ (Return) adlı film, bir ilk filmdi. Bir ilk filmin, bırakın büyük ödülü alması, Venedik gibi bir festivalde yarışması bile büyük başarıdır. Festivalleri takip eden tüm sinemaseverler bunu bilirler. Sözünü ettiğim filmin yönetmeni, sinema konusunda köklü bir geleneğe sahip olan Rusya’dan, Andrei Zvyagintsev idi. Gerek görselliği gerekse hikayesi ve oyunculuklarıyla klasikler arasına girmeyi fazlasıyla hak eden bu film hakkında çok sayıda yazı yazıldı, yorumlar yapıldı. Seyretmiş olanların anımsamalarına, ıskalamış olanların ise seyretmelerine vesile olabilmek umuduyla bu film hakkında bir şeyler karalamaya, (dilim döndüğünce) çözümlemeler yapmaya çalışacağım. Film, kısa sürede öylesine ses getirdi ki, bazı yorumcular, filmin yönetmeni Zvyagintsev’i, hem aynı millete mensup olmaları hem de aynı adı taşımaları sebebiyle, ‘Yeni Tarkovski’ olarak selamladılar. Zvyagintsev, 2007 yılında ‘Sürgün’, 2011 yılında ‘Elena’, 2014 yılında ‘Leviathan’ , 2017 yılındaysa ‘Loveless’ adlı uzun metraj filmleri yönetmenin yanı sıra, ‘Apocrypha’-2009 ve ‘Tayna’-2011 adlı kısa filmleri yönetmiştir. Pek çok festivalden değerli ödüllerle dönen yönetmen, çağdaş dünya sinemasının en iyi yönetmenlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Film, adından da anlaşılacağı üzere, bir ‘dönüş’ filmidir. Film üzerine konuşmaya başlamadan önce, filmin adı da olan ‘dönüş’ kavramı üzerinde durmak yerinde olacaktır. Zira ‘dönüş’, tıpkı bir koza gibi, içinde nice tırtıl, nice krizalit ve nice tohum barındırmaktadır. ‘Dönüş’ sözcüğü, başlı başına hüzün üreten sözcüklerdendir zira öncesine ilişkin bir ‘gidiş’ in yani ‘ayrılış’ ın sızısını taşır. Bir ‘gidiş’ gerçekleşmiştir ve bu gidişin tarafları: yani giden/ler ve kalan/lar için bir özlem, hasret söz konusudur. Birlikte olun-a-mamış tüm ‘an’ lar, yaşan-a-mamış tüm anılara ilişkin pişmanlıklar, aklın bir kuytusunda pusuda beklerler. ‘Acaba’ ile, ‘belki de’ ile ve hatta ‘keşke’ ile başlayan bir çok cümle, dillerin ucunda kümelenmiştir. ‘Dönüş’ sözcüğünün bu denli hüzün barındırmasındaki bir neden de ‘beklenti’ dir. Her iki taraf için de bir beklenti, ister-istemez, söz konusudur. Ve beklentinin bulunduğu yerde, düş kırıklığı da kaçınılmazdır. Çünkü ‘telafi’ hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmez ve ne yapılırsa yapılsın bir şeyler eksik kalır. Aslında bu eksik kalmışlık, ‘gidiş’  gerçekleşmemiş olsa da söz konusu olacak bir ‘hal’ dir. Her an yeni tercihlerle yüzyüze gelen, ve yaptığı tercihlerle kaderini ören ademoğlunun yazgısıdır: ‘acaba’ ile başlayan cümleler. Sözü uzattık vesselam…

‘Dönüş’ çok katmanlı bir filmdir. İlk katmanındaki ‘dönüş’, 12 yıl sonra evine geri dönen bir baba ve iki oğlunun duygusal hikayesini anlatır. Bu gizemli, sert karakterli ve soğuk baba, kendisini tanımayan ve bunca yıl nerede ve ne yaptığını bilmeyen iki oğlunu yanına alarak bir yolculuğa çıkar. Her yolculuk gibi bu yolculuk da yolcuları değiştirecek, geliştirecek ve dönüştürecektir. Andrei ve İvan adındaki bu iki ergen için, babalarına kavuşmak, ‘tuhaf’ bir durumdur. Zira bu gizemli ve soğuk adam, kendilerine karşı herhangi bir sıcaklık göstermez. Son derece uzak, sert ve buyurgan, şiddet kullanacak kadar da acımasızdır. Babalarının sevgisine ve ilgisine aç bu iki ergen, özellikle de yaşça daha küçük olan Ivan, bir süre sonra bu adamın gerçekten babaları olup olmadığını sorgulamaya başlarlar. Zira bu adamın babaları olduğuna ilişkin tek somut kanıtları, eski, sararmış bir fotoğraf ve annelerinin beyanıdır. Çocuklardan yaşça büyük olanı Andrei, babaya karşı daha itaatkar bir tutum benimser. Ne olursa olsun bir babaya kavuşmuşlardır sonunda ve yeniden gitmemesi için kendisi ile iyi geçinmek gerektir Andrei’ye göre. Ivan ise bir açıklama, hatta bir özür beklemektedir babasından. Bu nedenle de itaati değil, şiddeti gitgide artacak bir ayak diremeyi seçer. Filmin bu katmanı, seyredenin içini acıtan sahneler içerir. Sağanak yağmurda sırılsıklam olmuş Ivan’ın ağlayışı ya da babaları kendilerini bir kez daha bırakıp giderken, Ivan’ın bir çığlık gibi fırlattığı: ‘… 12 yıl daha mı beklememiz gerek!” repliği bunların ilk akla gelenleridir.

Filmin ikinci katmanındaki ‘dönüş’, Rusya tarihine ilişkindir. Filmin yapım yılı 2003’dür. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının üzerinden 12 yıl geçmiştir. 12 yıllık bir babasızlık söz konusudur. Çarlıkla ve ardından sosyalist rejimle yönetilen bir toplum için, bu 12 yıllık otorite eksikliği, bir nevi babasızlık olarak okunabilir. Küçük kardeş Ivan, bir çarın adını taşımaktadır ve ağabeyine göre daha sert, daha yırtıcı bir karaktere sahiptir.

Üçüncü katmandaki ‘dönüş’ ise, Hıristiyanlığa ilişkindir. Çocukların babalarını ilk gördükleri sahne, Andrea Mantegna adlı ressamın ‘Ölü İsa’ya Ağıt’ resmi ile neredeyse aynıdır. Çocukların, gelenin babaları olduğundan emin olmak için baktıkları fotoğraf da, eski bir İncil’in içinde saklıdır. Fotoğrafın bulunduğu sayfadaki resimde ise, İbrahim Peygamber’e (oğlunu kurban etmek üzereyken) gökten koç indirilmesi görülür. Filmin altı güne yayılan epizodik yapısını da, evrenin altı günde yaratılmasına bir gönderme olarak okumak mümkündür.

Sayılan üç katman da, yönetmenin ustaca yerleştirdiği göstergeler ve simgelerle desteklenmektedir. Böylece film, farklı okumalara olanak sağlayacak şekilde örülmüştür. Filmde dikkati çeken bir diğer nokta, simetridir. Çocuklar, filmin açılış sahnesinde bir kuleye tırmanmışlardır. Filmin sonunda, başka bir mekanda bir başka kuleye tırmanılması söz konusudur. Filmin başında, Ivan’ı kuleden indirmeye anne geldiği halde, filmin sonunda yardıma gelen bu kez babadır. Yönetmen filmdeki bazı soruları cevapsız bırakışıyla da ilgiyi diri tutar. Babanın ara sıra telefon ettiği kişinin kim olduğunu ya da ne konuştukları seyirciye bildirilmez. Babanın onca yıl nerede ve ne yaptığının bildirilmemesi gibi. Babanın adada topraktan çıkardığı sandığın içinde ne olduğu da cevapsız kalan sorulardandır. Sulara gömülen kayıkla birlikte o kıymetli sandık da yitip gider. Böylece çocuklar, babalarının kendilerine bıraktığı mirasa sahip olamayacakları gibi, ne olduğunu dahi bilemeyeceklerdir. Yönetmen bu şekilde adeta hayat boyunca cevabını alamadığımız sorulara, kaçırdığımız fırsatlara işaret eder. Filme ilişkin bir diğer nokta da karakterlerin dönüşümüdür. Andrei film boyunca, kardeşi Ivan’a göre daha zayıf bir karakter olarak çizilirken, filmin sonunda yaşı gereği kendisine kalan ‘babalık’ rolünü bir anda benimser ve buna uygun şekilde hareket etmeye başlar. Filmde gözümüze çarpan bir diğer nokta da büyük çocuğun adının Andrei oluşudur. Bu, aynı zamanda yönetmenin kendi adıdır. Film boyunca kamera elinde fotoğraflar çeken bu çocuk, sanki yönetmenin kendisidir. Yönetmen böyle bir tercihle, üstü kapalı şekilde, kendi hikayesini anlatıyor oluşunu da sezdirir adeta.

Kendisi de senaryoyla ilgilenen biri olarak, okuduğum kitaplarda ya da dinlediğim derslerde sıkça duyduğum bir cümle vardır: “Nasıl anlattığınız, ne anlattığınızdan daha önemlidir.” Dönüş filmi, tam da bu cümleyi doğrulayacak bir senaryoya sahiptir. Son derece yalın bir öykü, karakterlerin detaylı işlenişi, dramatik çatışmasının ustaca örülüşü, göstergelerin titizlikle seçilip yerleştirilmesi, çarpıcı görüntü yönetmenliği ve oyuncu yönetimindeki başarı sayesinde bir başyapıta dönüşmüştür. Andrey Dergatchev imzasını taşıyan; kararında ve yerli yerinde kullanılışıyla filme bir ayin havası veren müziklere de değinmeden edemeyeceğim.

Filmin içerdiği sürprizleri açık etmemek için değinmediğim, ya da gözümden kaçan pek çok noktayı da umarım siz kendiniz yakalarsınız. Ve dilerim karaladığım bu yazı, filmi seyretmiş olanlara yeni bir seyir yapmaları, seyretmemiş olanlara ise (ki bence çok şanslılar bu başyapıtı henüz seyretmedikleri için) bir an önce seyretme isteği duymaları konusunda bir etki uyandırır. Yazıya, filmde büyük çocuk Andrei karakterini canlandıran Vladimir Garin’in, filmin çekimleri tamamlandıktan kısa süre sonra – henüz ondördündeyken – bir havuz kazasında öldüğü bilgisini paylaşarak son vermek, sanırım filmin damakta bıraktığı tada ve seyircisinde uyandırdığı duygu durumuna aykırı düşmeyecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir