Mahmut AKGÜL – KÖZDE KESTANE ve KUBBE

Massachusetts eyaletinin (aslında tüm Kuzey Amerika kıtasının) en ihtişamlı şehirlerinden biridir Boston. Doğu’nun şehirlerinin yaşlılığı yanında yeni yetme kalsa da, 1630 yılında kurulmuş olması bu şehri buradaki en eskilerden kılar. Hiddetli Atlantik okyanusunun kıyısında, Charles nehrinin kıvrımlarıyla şekillenmiş; Harvard’ın, MIT’nin, çay partisinin, isyanın ve tarihin şehri Boston.

Altın kubbeli State House’dan yukarı tırmanıp King Chapel’e çıkıyorum, bitişiğinde granary burial grounds adı verilen ABDnin en eski mezarlıklarından birinin yanına varıyorum. Hava soğuk, ellerim tutunduğu kahve kabı sayesinde biraz ısınabilmiş. Her zamanki gibi daracık ve kalabalık dar sokak kaldırımından mezarlığa giriyorum. Silinmiş taşlarda vefat edenlerin kabirleri, yan tarafta bir grup rehber eşliğinde geziyor. Bir anda, nasılsa tanıdık bir koku alıyorum. Çok uzaklardan burnuma bir başka sıcaklıkla dolan közde kestane kokusu!

Sağıma soluma bakıyorum, zaman alternatif bir evrene doğru yalpalayıveriyor; bir anda Çemberlitaş’ta dede Mahmud ve torun Abdülhamidin kucağında buluyorum kendimi.

Saatime göz attığımda sadece 2 saniye içinde bedenimin bulunduğu kıtadan uzaklaşıp yeniden oralara geliverdiğimi anlıyorum. Ve ardında bu astral gezilerin doğal sonucu kalp cızlamasını hissediyorum.

Sahi, gurbet zaman denilen üstümüze örtülmüş ağı delebilir mi?

Başka bir zamanda, daha olgun ve ABDye alışmışlık son haddindeyken, açık hava müzesi hükmündeki başkenti ziyarete gidiyorum. Abdülmecid’in bir taş da olsa koyduğu Dikilitaş, bulunduğu her başkent gibi gücü ve erki simgeliyor. Kurucu babaların ‘türbeleri’ni gezerken, oval şekilli Jefferson anıtına gidiyorum. Merdivenleri tırmanıyorum, selfie’leri engellemeden içeriye girebilmek konusundaki becerilerimi överken aslında dışarıyla arasında bir engel bulunmayan iç kısma varıyorum.

Kubbenin iç kısmındaki kare desenleri inceliyorken yine ayağımın altında zaman-mekan düzlemi kırılıp büzülüyor, ellerim bir şadırvanın musluğunda, şadırvan yirmi kubbenin altında; Bayezid’in yıldırımıyla çakılmış Ulu camide burnuma su çekiyorum. Sonra yine kendine geliş (yada gelemeyiş), kalbimde bir sızı, anlam veremiyorum.

Tayy-i mekanın anahtarı hasret midir dersiniz?

Taşlar ve kestaneler bu kadar etkiliyorsa, ya sevdiceğine kavuşmanın beklentisi neye kadirdir kim bilir?

Hayatta ayrılık olduğu müddetçe, kavuşmanın çarelerini aramakla mükellef insan. Yaşamın anlık renkleri, koşturmacası, kalabalığı dimağımızı ne kadar baskılarsa baskılasın, olmadık yerde bu arayışı ilk günkü haliyle nefes kesici buluruz. Neyden ayrıldığını unutma, neye kavuştuğunun bilincinde ol; belki vuslata tek engel göz kapaklarımızdır.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir