Erkut SEYMENLER – ÖLÜ KALPLER

Dün Nilüfer Dernekler Yerleşkesinde derneğimizin Kadın Kültür Kulübünün Yazar Remziye Berin Tuncel ile söyleşisi vardı. Keyifli bir program oldu. Söyleşinin sonlarına doğru katılımcılar arasından genç bir hanımefendi söz aldı ve dedi ki: ‘Yaklaşık iki senedir, kalbimde his bulamıyorum, yaptıklarımı gerçekten isteyerek ve samimi bir şekilde mi yapıyorum bilmiyorum…’

Her kelime bir kavram, her kavram da bir anlam ifade ediyor. Anatomik bir tanım olarak sol memenin altında çam kozalağını andıran yürek manasına gelen kalp; tasavvufta ise bambaşka şeyler ifade eder. Sufilere göre kalp idrak, anlama, sevgi, ilgi, keşf ve ilham merkezi olan rabbani ve ruhani bir latifedir. Kalbin terbiyesi, tasfiyesi vardır. Kişinin kalbi selim biri haline gelmesi hedeftir.

Bazı kavramların diriltilmesi alemin diriltilmesi gibidir. Kendimizi bilmenin kendimize sahip çıkmanın yolu kavramlarımıza sahip çıkmaktan geçiyor. İşte kalp, o kavramların en önemlilerinden biri. Kalp güzel olunca bütün vücut ve azalar güzel oluyor. Kalp aslı vazifesini yapmayınca da hayatta; hissiz, savrulan ne istediğini dahi bilmeyen biri hatta toplum olma tehlikesi ile başbaşa kalıyoruz. Psiko-analistlerimiz genelde sorunun çözümü için bizi iç dünyamıza yöneltmeye, ve orada kendimizi bulmaya yönlendiriyor. Hep çocukluğumuza iniyor, halının üstünde oyuncaklarımızla oynarken, anne babamızla beraber en mutlu anımızı düşünüyor ya da yeşillikler içerisinde göl kenarında muhteşem huzurlu manzaraya derin derin bakıyoruz. Muhakkak bu işin uzmanlarınca bunlar faydalıdır ve işe yarıyor olabilir. Lakin 40 yaşında bir bay ya da 35 yaşındaki bir bayan için bin bir zorlukla akan ve su gibi geçip giden hayatta tutunabilmek ve kendini bulabilmek bu kadar kolay mı?

Kendimize ait ruh hikayemiz de bile başrolü oynamamıza izin vermeyen bir sistem var dışarıda. Zorluklar, çileler, gözyaşı, sevdiğine kavuşamamak, en çok sevdiklerinle imtihan olmak, dibi görmek, itibar görememek var. Parayla satın aldığımız eşyalara hapsolmak; kınadığın şeyleri yapmak, yaşamak; 15-20 sene okuyup bir 5 -10 sene daha iş hayatını algılamak için ömrünü vermek, en yakınındaki tarafından en çok sömürüldüğünü anlamamak var. Ömrü boyunca kavuşamayacağı bir şeyin peşinde koşmak,  kendi olmadan/kendini bulamadan yaşamak, milyonların alkışladığı biriyken, yine aynı milyonlar tarafından yerden yere vurulan biri olmak var… Güzel abi dediklerimizin büyük sahtekar olduklarını görmek var… Kişinin kendi içindeki çirkinlikleri, kötülüğü, kıskançlığı, hasedi ve hadsizliğini görmesi var

Hastanın iyileşebilmesi için önce hasta olduğunu kabul etmesi, doktora ve ilaca ihtiyacı olduğunu bilmesi lazım. Kalbin tasfiyesi kadar, nefsin de tezkiyesi gerekir. Nefsi emmareye devamlı kötülüğü emreden nefis denir. Mesnevi’de şöyle geçer “Sen ana rahminde iken onu (ana rahmini) çok büyük zannederdin. Dünyaya geldin, baktın ki dünya çok daha büyük. Bir de nefsinin kötülüklerinden kurtulup bu dünyadan çıksan, görürsün ki bu dünya ana rahmiyle aynıdır. Kulu firavunlaştıran nefs-i emmâredir.’ Nefsi emmare örneğinden de anlaşılacağı gibi kendimizi tanımanın, yüzleşmenin yolu kavramları tanımaktan geçiyor.

Tabi ki hayat bu şekilde kapkara, toz duman değil… En az bir o kadar da güzellikler var. Derdimiz pembe gözlük satanların aksine, dünyaya kapkara gözlüklerle bakmak değil. En baştan beri iyi kötü, doğru yanlış, haklı haksız iç içe… Hayatı bütünüyle ele almamız gerekiyor. Eserimiz olan bu sistemi doğru ve güzel kılmak bizim elimizde…

Söyleşideki Hanım arkadaşıma diyorum ki, ben de seninle aynı hissediyorum. Eminim ki bir çok kişi de böyle. Perdeleri aşmak için talip olmak gerekir. Karşı karşıya kaldığımız bu problem hemen halledilecek bir şey değil. Ama halledilemeyecek bir şey hiç değil. Zorlukla beraber kolaylık vardır düsturuyla anlamak için okuyacak, çalışacak, araştıracak, dinleyecek, kavga edip, savaşacağız. Kavramlarımızı diriltip kendimizi bileceğiz.  Bu kavramlarla kalbimizi diriltmenin yollarını arayacağız. İstemek kavuşmanın habercisidir. Ve arayanlar bulur…

Merak etmeyin inşallah ruh yolculuğumuz mutlu sonla bitecek…

2 comments

  1. Yazınızda iç dünyamızdaki kargaşayı çok güzel anlatmışsınız. Ben bu karışık ruh halini, yapmak istediklerimizle, bize dayatılan hayat arasında kalışımıza bağlıyorum. Çoğunluk farkında bile değil, yaşadğı hayatı kendisinin seçmediğinin. Ondandır, dışardan film izler gibi hissetmemiz.

  2. Yaradılış gereği 5 duyu organımız ve milyarlarca hücremiz var, sadece bize ait. Herbiriniz bir nesneyi, olay ya da durumu eşsiz bir şekilde yorumlarız. Hatta algılayış biçimimizi bile başka birine yüzde yüz net bir şekilde anlatamayız. Halbuki tek bir merkezden algılama ve yorumlama yeteneğimiz olsa iletişim ve yaşam problemlerimiz olmayabilirdi. Ancak bu durum bizi robot haline getirirdi. O halde varlığımızın en muhteşem nedeni düşünce ve duygu dünyamız. Eğer gerçekten var olmak, dahası mutlu olmak istiyorsak,” insan nedir” (“ben neyim?” üzerinde düşünmek gerekiyor. Kalpten kalbe giden yolu açmak için önce kalbimizi ruhumuzu canlandırmak gerekiyor…

Emine Kaya için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir