Güliz ÖZYAŞAR – İBNİ SİNA VE BİZLER

Dünyaya belli dâhiler belli zamanlarda gelir derler, gökyüzünün en harika yıldızlarının zaman zaman görünmesi gibi. Benim şu fani dünyada en hayran olduğum alim de 980 yılında parladı ve 1037 yılında söndü ne yazık ki. İbni Sina, Batı’nın ona taktığı isimle ‘’Avicenna’’ kuşkusuz kendi gibi muhteşem çağdaşları gibi muhteşem işlere mazhar oldu ama sadece benim nazarımda değil dünya üzerinde de hepsinden ayrı bir yeri vardır İbn Sina’nın.

Bu adamlar o zamanlar bizim yetiştirildiğimiz tarzda yetiştirilmiyorlardı. İslam’ın muhteşem ışığının altında aynı zamanda antikitenin tüm entelektüel dallarını harmanlıyorlardı. Eğitimin ilk safhası Kuran’ı gerçekten anlamak, felsefenin tüm temel ilkelerini anlamak , astronomi , aritmetik ve geometriyi çok ileri derecede bilmek bu adamların temel eğitimleri arasında kalıyor ve üzerine de bir konuda ihtisaslaşmaları isteniyordu. Belki de bu çağın ana sorunu eğitimimizdedir kim bilir, bunun tartışmasını eğitim bilimcilere bırakmalıyım.  İbni Sina tam bu noktada bir dahi olduğunu kanıtlayarak hem felsefe, hem tıp üzerinde ihtisaslaşmış ve tarihte örneği görülmeyen eserler bırakmıştır geride.

El-Kanun Fi el-Tıb yani Tıp Kanunu adlı eserinde hemen hemen yer yüzünde gözlemleyebileceğiniz tüm bitkilerin listesini yarar ve zararlarını listeler.  Aslında şifa için aradığımız dermanı kadın programlarından, oraya çıkan türlü adamlardan dinleyeceğimiz yere, Tıp Kanunu her şeyi özetliyor aslında.

Tıbbın yanı sıra Ortaçağ’dan Rönesans’ı başlatan adamdır İbn Sina, bilinmez, Ortaçağın tüm büyük Hıristiyan İlahiyatçıları İbn Sina’dan alıntı yapmadan veyahut onu eleştirmeden varlık felsefesi tartışamazdı. Bu Thomas Aquinas’ın Varlık ve Öz kitabında adeta doruk noktasına ulaşmıştır. Martin Luther’in İbn Sina’nın Kitabu’ş Şifa’sını defalarca okuduğu bilinmektedir.

Ama nedense bir bizler bilmeyiz. Sadece adını bilir, övünürüz. İçeriği bilmeyiz, ayrıntıya girmemize gerek yoktur bizim. İnancımızdan, mesleğimize, gündelik hayatımızdan eğitim yıllarımıza, başlıkları bilmek yeterli gelmiştir her zaman. Sonra da dönüp kendimizi avuturuz tarihimize bakıp. Ama bence tarihimizdeki bu şahsiyetlere bakıp biraz moralimizin bozulması gerekiyor, kamçılanmamız gerekiyor. Zekayı belirleyen  %80 genetik %20 çevresel faktörler olduğuna göre, atalarımız bu adamlar iken, beslenme koşullarımız çok daha zenginleşmişken neden onların vizyonlarına sahip olamıyoruz? Buna herkes farklı bir cevap verebilir, eğitim diyebilir, ekonomi diyebilir, iman diyebilir, azim, çalışkanlık, istek… Sayfalarca sebep söylenebilir. Bu cevapların  hiçbiri doğru değildir;  yıllar önce batı ile doğunun karşılaştırmasını yapan batılı bir felsefeci  Wicklif onlar acaba neyi doğru yapıyorlar sorusunun cevabını çoktan bulmuştur: Özgünlük.

Bu çağda topyekün bu milletin tek bir ortak sorunu var, özgün olamamak ve özgün düşünememek, binlerce yıllık tarihi, akademik, sanatsal, teolojik, biyolojik ve genetik olan bu mirası sadece başlıkları ile değil, derinlemesine incelemek, anlamak, kavramak ve hatta sindirmek gerek. Teknolojiyi bir kenara bırakırsak yeni buluş ve keşiflerin bu çağda bu kadar azalmasının sebebinin ‘küreselleşme’ adı altında tek tip bilimsel ve tıbbi araştırma biçimleri olduğu, yeni bir bakış açısına tüm dünyanın ihtiyaç duyduğu muhakkak. İbn Sina Teb şehrine geldiğinde işte bu parlak fikirler ile doluydu ve 1000 yıl önce günümüz tıbbının ve varlık felsefesinin babası oldu. Onu bu kadar önemli yapan işte bu özgün ve benzersiz duruşuydu. Şimdi kendimize sormamız gerek:  Neden bu sefer sıra yine bizde olmasın?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir