Kübra LALOĞLU – BİLİNMEYENDEN KORKMAK

    Nükleer enerji tanım olarak baktığımız zaman büyük atomların (uranyum, plütonyum) parçalanması (fizyon) ya da küçük atomların (hidrojen) birleşmesi (füzyon) sonucu açığa çıkan enerjidir. Atomların parçalanması sonucu açığa çıkan ısı enerjisini elektrik enerjisine dönüştürme işi de nükleer santrallerde gerçekleşiyor.

Nükleer santraller iklim ve doğa koşullarından etkilenmeden, sürekli elektrik üretimi gerçekleştirir. Bu tesisler sera gazı salınımı yapmayan (bu nedenle küresel ısınmayı önleyen), petrol ve diğer hidrokarbon kaynaklar bakımından bizim gibi fakir ülkelerin dışa bağımlılığını yok eden sistemlerdir. Nükleer santrallerde üretilen enerji özgürdür, temizdir ve bu santraller kurulduğu ülkeye para kazandırır.

Türkiye olarak nükleer santral tarihimize baktığımız zaman 1955 ‘de ABD ile ‘Sulh için Atom’ Anlaşması imzalanmış, 1956 ‘da Nükleer faaliyetleri yürütecek bir kurum oluşturulmuş ve hatta 1976 ‘da Akdeniz kıyısındaki ‘Akkuyu’ Sahası’nın nükleer santral yeri olarak uygun görülmesi ve lisanslanması bile yapılmıştır. Ancak 2010 yılına kadar Nükleer Santral konusunda ekstra bir fayda üretilmemiştir.

Bizim ismini duyduğumuzda dahi öcü muamelesi yaptığımız nükleer santrallerin, kurulmamasına dair de sürekli savunma geliştiriyoruz. Dünyayı yöneten ülkelerin, bu santrallerden elektrik enerjilerini üretme oranlarına baktığımız zaman, artık uykudan uyanmamız gerektiği apaçık ortada. Ağustos 2017 itibariyle 31 ülkede toplam kurulu gücü 392.521 MW olan 446 nükleer reaktör işletmede; 16 ülkede 59 adet nükleer reaktörde inşa halindedir. Bu reaktörler dünyadaki elektrik arzının %11’ine denk gelmektedir. Ülke bazında bakılırsa Fransa elektrik talebinin yaklaşık %72’sını, Ukrayna %52’sini, Belçika %51’ini, İsveç %40’ını, Güney Kore %30’unu, Avrupa Birliği % 30 ve ABD %20’sini nükleer enerjiden karşılamaktadır. İnşa halindeki nükleer reaktörlerin 19’u Çin’de, 7’si Rusya’da, 6’sı ise Hindistan’da, 2’si ABD’de, 4’ü Birleşik Arap Emirlikleri’nde, 3’ü Güney Kore’de ve 1’i Fransa’dadır.

Nükleer santral   bilinç altımızda yatan Çernobil ve Fukushima olaylarını canlandırsa da bu kazalardan çıkarılan derslerle güvenlik kültürü kavramı hayata geçirilmiştir. Zaten ülkemizde bir nükleer santral yapmaya kalktığımızda UAEK’nin  (Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) sistemine girme zorunluluğumuz var. Asla bu işin inisiyatifini hükümetlere bırakmıyorlar.

Gelelim ülkesini seven ve enerji bağımsızlığını isteyen vizyon sahibi insanların 63 yıllık nükleer güç santrali hayaline. 3 Nisan 2018 tarihinde Mersin’in Gülnar ilçesi Akkuyu bölgesinde yapımı planlanan Akkuyu Nükler Güç Santrali’nin temeli atılması ile bu hayale kavuşuldu.

4 üniteden oluşacak bu tesisin her bir ünitesinde 80 bin parça ekipman kullanılacak.  Bu ekipmanlar 200 işletmeden tedarik edilecek. Projede 80 yerli ve yabancı şirket görev yapacak. İnşaatın en yoğun zamanlarında 12bin kişiye istihdam sağlanacak. Tesiste henüz elektrik üretimi yokken bile ülke ekonomisine olan katma değeri mutluluk verici değil mi?

Tesis işletmeye alındığında Türkiye’nin elektrik tüketiminin %10 unu karşılayacak. Tüm üniteler devreye girdiğinde yıllık 35 milyar kilowattsaat (kWh) elektrik enerjisi üretilecek. (Rakamların daha gerçekçi okunabilmesi adına 35 milyar kwh  İstanbulun yaklaşık 1 yıllık elektrik tüketimi demek oluyor.) Çevreci naraları atarak engel olmaya, algı operasyonu oluşturmaya  çalışılmasına karşın nükleer santral konusu, bilimsel olarak  incelenip akıl süzgecinden geçirilmeyi, kuru gürültüden sıyrılmayı hak etmiyor mu?

Tüm üniteler devreye girdiğinde Türkiye’nin en büyük şehrinin elektriği dışa bağımsız  ve temiz enerji olarak temin edilecek. Sizce de bilinmeyenden korkma ve  yaftalama iç güdümüzden sıyrılmanın zamanı gelmedi mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir