Hüseyin ŞEN – Anton Çehov, Nuri Bilge Ceylan ve Kış Uykusu

Melih Cevdet bir gün bir gazete haberi okur. Okuduğu haberde ABD Komünist Partisi üyesi Rosenberg çiftinin elektrikli sandalyede idam edildikleri yazmaktadır.  Sovyet ajanı olmakla suçlanmış Ethel ve Julius Rosenberg’in yürek burkan akıbetlerinden etkilenen Anday’ın kaleminden, ‘Anı’ adlı şiir dökülür. Rosenberg’lerin idamının kendisinde oluşturduğu duygudan ortaya çıkan bu etkileyici şiirin ilk dörtlüğü şöyledir: “Bir çift güvercin havalansa / Yanık yanık koksa karanfil / Değil bu anılacak şey değil / Apansız geliyor aklıma”… Yıllar sonra Zülfü Livaneli bu şiiri okuyup etkilenerek beste yapar ve ortaya şiirle aynı adı taşıyan hüzün dolu bir şarkı çıkar. İşte sanat, kaçınılmaz ve süreğen bir etkilenme ve etkileme sürecidir.

1860 doğumlu Anton Çehov, pek çok öykü ve tiyatro oyunu yazmış, önemli bir Rus yazardır. Eserleri pek çok dile çevrilmiş, bir çok sanatçıyı etkilemiştir. Son filmi ‘Kış Uykusu’ ile 2014 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye layık görülerek, dünya sinemasının en önemli  ustaları arasına yerleşen Nuri Bilge Ceylan da, Çehov’dan etkilenen sanatçılar arasındadır. Filmografisine göz atılacak olunursa, ilk filmi ve tek kısa metrajı  ‘Koza’ (1995) dan itibaren bir Çehov etkisi istisnasız her filminde fark edilecektir.  Ceylan da, kendisinden çok etkilendiğini her fırsatta dile getirdiği Çehov gibi, seyirciyi merak unsuru ile avlayan olay örgüleri ya da filmin sonunda ters köşeye yatıracak sürprizleri tercih etmez. Bunun yerine dış aksiyonu düşük fakat iç aksiyonu yüksek hikayelerle seyircisini insanın iç dünyası üzerine düşünmeye davet eder. Türk Tiyatrosu’nun önemli kuramcısı Sevda Şener’in Çehov oyunları üzerine yaptığı çözümlemeler, N.B. Ceylan filmleri için de neredeyse birebir geçerlidir.

“Çehov, insan ilişkilerinde dramatik olanı ortaya çıkardıktan sonra artı heyecanlar üretmeye çalışmamış, bu yönde kurgulama ustalıklarına başvurmamış olan bir yazardır. Çehov’un oyunlarında dramatik olanı içeren durumlar ağır basar. Yazar bu durumları sergiledikten ve dramatik olanı vurguladıktan sonra olayları çoğaltarak seyircinin ilgisini olayların sonuçlarına çekme, onda şimdi neler olacak yönünde bir merak uyandırma gereğini duymamıştır.”

Ceylan’ın ‘Kasaba’(1997) ve ‘Mayıs Sıkıntısı’ (1999) filmlerinde, Çehov’a öykünen bu yönelimi, filmin ritmini yavaşlatarak seyir zevkini azaltmakta idi. Çünkü henüz olgunlaşmamış bir yönetmen için, hikayeyi geri planda bırakıp seyircinin ilgisini karakterler ve durum üzerinden diri tutmaya çabalamak, oldukça erken bir meydan okumaydı.  Ceylan’ın kafasındakini gerçekleştirebilmesi için Çehov gibi uzun yıllar boyunca çalışarak pişmesi  gerekecekti.

“Çehov, oyunlarını olaylardan arındırmada oldukça ustalaşmış, son oyunu olan Vişne Bahçesi’nde karşılıksız kalan aşk gibi, intihar gibi hiçbir vurucu olaya yer vermeden de insanlık dramının yaşatılabileceğini göstermiştir. Çehov’un oyunlarını yazılış sırasına göre incelediğimizde, bu türlü heyecan uyandırıcı olayların giderek nasıl azaltıldığını, yazarın dramatik olanı yansıtma hünerinde nasıl ustalaştığını görebiliriz.”

‘Kasaba’ ve ‘Mayıs Sıkıntısı’, biçim açısından oldukça güçlü oluşlarıyla dikkat çekmekle birlikte, düşük ritimleri ve zayıf dramatik çatışmaları nedeniyle, potansiyeli olan bir yönetmeni müjdelemenin çok ötesine geçememişlerdi. ‘Üç Maymun’ (2008)ve ‘Bir Zamanlar Anadoluda’ (2011) filmlerinde, muhtemelen, başarılı bir hikayeci olan Ercan Kesal ile çalışmasının sonucu olarak, daha akıcı hikayeler tercih eden Ceylan , ‘Kış Uykusu’ nda Ercan Kesal ile birlikte çalışmayacağını duyurduğunda, hikayeyi fazlaca önemseyen bir seyirci olarak, kaygılanmıştım. Ancak filmi seyretmeye başladığımda bu kaygının ne denli yersiz olduğunu şaşırarak ve sevinerek fark ettim. Ceylan bu kez dem tutmuş olarak, gıpta edilesi bir ustalıkla çıkıyordu seyircinin karşısına. Adeta ‘Ben hikaye olmadan da filmimi seyrettiririm” diyen bir meydan okumayla, derinlemesine işlenmiş karakterler ve özenle çalışılmış diyaloglarla, üç saati aşan bir seyir keyfi sunuyordu. Filmdeki her bir karakter öylesine derinlikli çizilip işlenmişti ki, Champion’un film için sarf ettiği ve filmden önce abartılı olduğunu düşündüğümüz “Bir üç saat daha olsa seyredilirdi” cümlesine katılmamak elde değildi.

“Kişilerin sevgi arayışları, yalnızlıkları, özlemleri, kırık dökük konuşmalarla, gerilim barındıran ilişkilerle ve tamamlanmadan sona eren çatışma girişimleri ile yansıtılır. Sevginin karşılık görmemesi, umarsızlığın farkına varılması, ekonomik durumun çıkmaza girmesi sonucu içine düşülen umutsuzluk, gürültülü tepkilerle dışa vurulmaz. Oyun kişilerinin tepkisi kriz aşıldıktan, geçici bir dinginlik sağlandıktan sonra gelir. Böylece seyircinin, tepkinin nedeni üzerine düşünmesi, krizin görünüşteki nedeninin ardında yatan başka nedenleri görmeye başlaması, kısacası oyunun asal dramatik anlamına ulaşması sağlanmış olur.”

Filmin çoğu, üç kişi arasında ve kapalı, dar mekanlarda geçmesine karşın, diyalogların hakikiliğine ve iç devinimin gücüne tanık oldukça,  Ceylan’ın nasıl olup da Dardenne Kardeşler ve Zvyagintsev gibi yönetmenler arasından sıyrılıp Altın Palmiye’ye uzandığına şaşmamak gerektiği anlaşıldı.

“Örtük gerilimi sezdirmek için başvurulan yöntemlerden biri de kriz barındıran sahnelerde uzamın daraltılması, kişilerin birbirine yaklaştırılması olmuştur… Çehov da klasik dram yapısını kendi malzemesinin gereğine göre inceltmiş, olayları duraklarla, gecikmelerle seyreltmiş, zamanı ve uzamı, anlamı vurgulayacak biçimde kullanmış, oyunun dramatik anlamını sağlayacak yalın bir düzenleme yapmıştır. Çünkü onun yansıtmak istediği dünya artık Shakespeare’in tutkulu insanlarının hareketli dünyası değildir. İnsanın dramı günlük olayların altında yatan, günlük ilişkileri etkileyen umut kırıklıklarında, korkularda, özlemlerde gizlidir.”

Her biri çok yetenekli oyuncularca canlandırılan karakterler öylesine ustaca oluşturulmuş ve öylesine gerçek durumlar içerisine yerleştirilmişti ki, seyredenin seyretme edimini sürdürmesini sağlayan en etkili motivasyonlardan biri olan: ‘peki şimdi ne olacak?’ duygusuna gereksinim duyulmuyordu.

“Çehov’un oyunlarında insanın, yaşamak zorunda olduğu gerçekle, özlediği ve gerçekleşmesini istediği gerçek arasındaki uçurumu görmek zorunda kalması onun dramını yaratır. Bunun toplumsal boyutunda büyük bir değişim sürecine girmiş olan on dokuzuncu yüzyıl Rus toplumunun yaşama koşulları bulunur. Evrensel boyutunda ise, insanoğlunun ahlaki değerleri olan, vicdanı olan bir yaratık olması yatar. Çehov’un kişileri … mülk sahibi toprak soylularıdır. İyi eğitim görmüş, güzel alışkanlıklar edinmiş, rahat yaşamaya alışmışlardır. Gördükleri eğitim onlara sıradan insanların üzerinde bir ahlak düzeyi, bir artı duyarlık, bir zevk inceliği sağlamıştır.”

Filmlerinde detayları çok önemsediğini belirten Ceylan, göstergeleri de yetkinlikle kullanmakta. Otelin isminin genç ve güzel karısını kıskanan Shakespeare kahramanı  ‘Othello’ oluşu ya da yerde durduğundan sadece yarısı görülebilen ‘Aç Sınıfın Laneti’ afişi ilk göze çarpanlardan. Aydın’ın, İstanbul’a gidebilmek için istasyonda treni beklediği sırada yerde bir köpek ölüsünü ve hemen karşısındaki ağaçta bu leşe çökmek için bekleyen kargaları görerek, adeta karısını bıraktığında neler olabileceğini sezişi de Ceylan’ın yetkinliğini gösteren diğer detaylar. Evlerine haciz getirilip, babaannesinin en büyük eğlencesi olan televizyonun götürülmesine sinirlenerek mülk sahibinin aracının camını taşla kıran Celal’den; Celal’i mülk sahibi Aydın Bey’in elini öpüp özür dilemeye zorlayan amcası İmam Hamdi gibi karakterlerin hikayeleriyle, yönetmen önceki filmlerinde eksikliği duyulan konjonktürü de filmlerine dahil ediyor.

Ne mutlu ki Nuri Bilge Ceylan gibi sağlam adımlarla ilerlemekte olan  bir yönetmenimiz var. Dünya sinemasının en önemli isimleri tarafından büyük ustalar arasında anılan böyle bir yönetmenimiz olması, biz seyirciler için de, genç kuşak yönetmenler için de umut ve ilham verici. Okumakta olduğunuz yazı, Sevda Şener’in, ‘Yaşamın Kırılma Noktasında Dram Sanatı’ adlı kitabından alıntılanan Çehov tahlilleri üzerine kuruldu. Bitirişi de Şener’in Çehov çözümlemesiyle yapalım:

“Çehov’un kişileri ne kadar güçsüz, eksikli, beceriksiz olurlarsa olsunlar, insanı insan yapan değerlere inanmış olmaları ve gönül yücelikleri ile insanoğlunun insana özgü özüne ışık tutarlar. Yaşadıkları umut kırıklığı ise, onların özel dramını insanlığın evrensel dramına bağlar.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir