Hüseyin ŞEN – ASGHAR FARHADİ SİNEMASI ve “BİR AYRILIK”

İran Sineması denince ilk akla gelen yönetmenlerden biri kuşku yok ki Asghar Farhadi’dir. 1972 doğumlu bu usta yönetmen, kariyerine tv dizileriyle başlamış, 2002 yılında çektiği ilk uzun metraj filmi ‘Dancing in the Dust’ ile, sinemaya geçiş yapmıştır. Bu filmi 2004 yılında yönettiği ‘Beautiful City’ izler. Yönetmen 2006 yılında ‘Wednesday Fireworks’ ve 2009 yılında ise ‘About Elly’ filmlerine imza atar. Başarılı yönetmenin asıl çıkışı, 2011 yılı tarihli ‘A Separation’ (‘Bir Ayrılık’) filmidir. Bu filmiyle Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülüne layık görülmenin yanı sıra, Yabancı Dilde En İyi Film Oskarı’nı da alır. 2013 yılında ‘The Past’ ve 2016 yılında ‘The Salesman’ adlı filmlere imza atan Farhadi’nin şu sıralarda, başrollerini Javier Bardem, Penelope Cruz ve Ricardo Darin gibi ünlü isimlerin paylaştıkları ‘Todos lo Saben’ adlı bir film üzerine çalıştığı haberleri, sosyal medyada yer almaktadır. Bu yazı, yönetmenin uluslararası alanda en büyük çıkışını yapıp adından en çok söz ettirdiği ve pek çok eleştirmen tarafından da en iyi filmi olarak kabul edilen ‘Bir Ayrılık’ filmi üzerinedir.

Film açılır açılmaz, bir mahkeme salonunda, hakimin karşısında küskünce oturmuş evli bir çifti görürüz: yani Nader (Peyman Moadi) ve eşi Simin’i (Leila Hatami). Ülkesini terk edip Avrupa’ya gitmek ve hayatını orada devam ettirip, kızını orada yetiştirmek isteyen Simin; kendisiyle birlikte yurt dışına gelmek istemeyen kocası Nader’den boşanmak amacıyla mahkemeye başvurmuştur. Ne var ki, boşanmak için ileri sürdüğü nedenler, hakim için ikna edici değildir. Yönetmenin tercihi sonucu, kendisini göremediğimiz, ancak kendisinin gözünden evlilikleri bitmek üzere olan çifti gördüğümüz hakim, çiftin boşanmasına onay vermez. Böylece, film başlar başlamaz seyrettiğimiz bu sahne ile, Farhadi‘nin, dramatik çatışmayı zaman yitirmeksizin başlatma hünerine bir kez daha tanık oluruz. Film, adından da anlaşılacağı gibi, bir ayrılığın anatomisini çizmektedir. Bu anatomiyi çizerken de, yalnızca ayrılığın tarafları olan Simin ve Nader’in değil, çiftin kızları Termeh’in, Nader’in babasının, babaya bakmak için tutulan kadın Razieh’in (Sareh Bayat) buruk hikayelerini de ustaca resmeder. Asghar Farhadi sinemasını bu denli güçlü kılan bir başka özellik, yönetmenin filmlerindeki olağanüstü ‘ritm’ dir. Sözünü etmeye çalıştığım ritm, Hollywood filmlerindeki ‘şimdi ne olacak’ merakı üzerine kurulu yapay bir ritm değil. Bundan tamamıyla  farklı, doğal ve sahici bir ritm. Her biri kendi yazgısal zorluklarıyla boğuşan, kendi sınavlarını vermeye çabalayan karakterlerin, birbiriyle kesişen kaderleri ile ortaya çıkan yaşam kesitinin barındırdığı devingenlikten güç alan bir ritm. Uzaktan sessiz ve sakin görünen bir nehre iyice yaklaşıldığında duyulan o derin ve güçlü çağıldayış gibi bir ritm. Farhadi sinemasını bu denli etkili kılan üçüncü özellik ise, yönetmenin, karakterlerin hayatlarındaki karar anlarını saptamadaki ustalığı. Sartre, “İnsan, tercihlerinin toplamıdır” der. Yaşam yolculuğu, zorunlu olarak karşılaşılan binlerce tercih anıyla bezenmiştir. Farhadi, özenle çizip, ustalıkla serimlediği karakterlerinin ‘seçme’ anlarını  çok iyi belirliyor ve o ‘an’ ları, seyirciye başarıyla sunuyor. Üstelik bunu, ajitatif müziklerle ya da farklı klişelerle seyircisinin gözüne sokmadan başarıyor. Ya da tek bir seçim anı belirleyip, seyircisini tüm film boyunca o ana hazırlayan yönetmenler gibi işin kolayına kaçmıyor. Filmin ilk anından son anına kadar, filmde görülen karakterlerin neredeyse tamamının seçim anlarına tanıklık ediyoruz. Ve bu söz konusu ‘an’  lar öylesine doğal bir akışın içerisine yedirilmiş oluyor ki, gizli kamera konmuş bir evdeki gerçek hayatları seyrediyor duygusuna kapılmaktan kendimizi alamıyoruz. Farhadi, alışageldiğimiz kalıpların dışında durumlarla karşılaşmamızı sağlayarak, kendi yaşam gerçeğimiz üzerine de kafa yormamızı sağlıyor. Farhadi sinemasının bir diğer özelliğiyse, hikaye ilerledikçe, beklenmeyen gelişmelerin ortaya çıkması ve böylece, olaylar karşısında peşin hükümlü olmamak gerektiğini seyircisine sessiz ve gösterişsiz bir şekilde göstermesi. Filmde, Razieh’in bebeğinin düşmesinden sorumlu olduğunu düşündüğümüz Nader’in masum oluşunun anlaşılması, tam da bu duruma örnek teşkil ediyor. Böylece ‘iyi’ , ‘kötü’ , ‘doğru’ , ‘yanlış’ gibi kavramlar üzerine yeniden düşünmek kaçınılmaz oluyor. Bu sayede seyirci, olaylara tanıklık etmenin keyfini sürmekle yetinen, yönetmenin kendisini yönlendirdiği farklı duygular arasında gezinen pasif bir konumdan, izlediği üzerine fikir yürütüp tartışan ve kendi hayatıyla ilgili sonuçlar çıkaran aktif bir konuma terfi ediyor. Beklenti kırmayı ve ezber bozmayı seven Farhadi, bir röportajında şunları söylüyor:

“Klasik trajedilerde çatışma ‘iyi’ ile ‘kötü’ arasında gerçekleşiyordu. Biz seyirciler filmi,  kötünün bozguna uğraması ve iyinin zafer kazanması beklentisi ile seyrediyorduk. Oysa modern trajedilerdeki çatışma, iyi ile iyi arasında geçiyor. Bu nedenle de kimin kazandığı fark etmiyor, bizler salondan üzgün olarak çıkıyoruz.”

Farhadi’nin kast seçimi ve oyuncu yönetimi konusundaki başarısına değinmeden geçmek de mümkün değil. Çocuk oyuncular da dahil olmak üzere, tüm karakterler yetkinlikle çizilip işlenmiş, ve ne istediğini bilen bir yönetmenin kontrolünde ete kemiğe bürünmüş. Karakter oluşturmadaki bu başarı, oyuncu yönetimindeki hünerle birleşince, yönetmenin hikayeyi anlatışındaki doğallık, noksansızca bütünleniyor. Farhadi sinemasını takip edenlerin aşina olduğu sessizlik anları da, filmde son derece yerli yerinde kullanılmış. Nader’in Alzheimer hastası olan babasını yıkarken, gitgide zorlaşan duruma dayanamayıp çaresizce hıçkırıklara boğulması, bu güçlü sessizlik anlarının ilk akla gelenlerinden. Simin’in filmin henüz başında yer alan, evi terk etme sahnesinde kayınbabası ile vedalaşması esnasında, yaşlı adamın, gelininin elini iki eli arasında sımsıkı tutarak gitmesine izin vermemesi de, bu sarsıcı sessizlik anlarına verilebilecek bir diğer örnek.. Filmin kapanış sahnesi de, ustaca kurulmuş bir simetri ile, açılış sahnesi gibi mahkemede gerçekleşiyor. Çift bu kez mahkeme salonunda değil, koridorda, hangi ebeveyniyle yaşayacağına ilişkin kararını hakime açıklamak üzere mahkeme salonunda bulunan kızlarını beklemektedir. Termeh’in vereceği karara bağlı olarak, Simin ya da Nader’den biri, adliyeden kızıyla birlikte ayrılacakken, diğeriyse hayat yolculuğuna yalnız başına devam edecektir.

Son olarak, filmde müzik kullanmama tercihine de değinmek gerektiğini düşünüyorum. Klasikler arasında yer alacak kadar güçlü, senfonik ‘soundtrack’ lerin bestelendiği günümüzde, filminde müzik kullanmamayı tercih etmek, son derece cesur bir karar. Ve bu gözü kara meydan okumayı da ancak Farhadi gibi usta hikayeciler göze alabilirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir