Rıfat OKUR – İSLAM GELENEĞİMİZDE HEKİMLİK

Hipokrat, Galen, İbn-i Sina… Bu üç deha, tıp dünyasını şekillendiren isimlerdir. Doktorlar, mezuniyetlerinde Hipokrat’a selam vermeden (Hipokrat yemini)   geçemezler. Galen, tabibin para ile dünyalık geçimle pek ilgilenmemesi gerekli olduğunu düşündüğü için, hekimlerin felsefe ile ilgilenmeleri gerekli olduğunu savunur. İbn-i Sina ise 19 yy’a kadar eserleri okutulmuş bir dehadır.

Galen’in yukarıda ki söylemini ciddiye alan İslam ilim dünyası adeta bu sözünü kulağına küpe yapmıştır. Hekimlik ismi haktan türer. Hekimlik yani hikmet, bilge kişi…

İbn-i Sina, İbn-i Rüşt gibi İslam filozofları aynı zamanda doktorlardır. Bu gelenek günümüz için çok bir şey ifade etmez. Etmemesinin altında da başka bir dünya görüşünün hakim olması yani yine felsefe yatar. Post modern çağda bireyselliğin yoğun hissedildiği çağda hız, dinamizm, atom altı, kaos, düzensizlik gibi kelimelerin, kavramların ifade edildiği dönemde eğitiminde branşlara hatta branşlarında alt kollara ayrıldığı dönemde tıp ilmini alanların felsefe eğitimini almasını beklemek biraz garip gelebilir…

Orta çağ dönemi alimlerinin böyle bir sorunu yoktur. Onların dünya algısında bütüncüllük, uyum vardır…

İslam geleneğinde tabiplerin aynı zamanda felsefe ile ilgilenmeleri hekimlik ilmine de derinlik kazandırmıştır. Osman Bakar Bey’e göre tıp ilmi Batı kültüründe olduğu gibi bizde de sanattır. Bunu daha da ileri götürerek mimari, tarım, denizcilikle aynı kategoriye konulan pratik ya da kıyasi olmayan bir sanattır.[1] der.

Ayrıca İbn-i Sina, El Kanun Fit Tıb adlı eserinde, tıp ilminin tanımını yaparak hekim kimdir, ne yapmalıdır, hasta hekim ilişkisi gibi birçok sorunun da cevabını içinde barındıracak bir tanım yapar. Bu aslında bize o dönemin algısı hakkında da bilgiler verir.

Tanım şöyledir. “Sağlığı muhafaza etmek ya da eski haline getirmek için uygun yolları kullanmak maksadıyla insan vücudunun hastalık ve sağlık durumları ile ilgilenen bir bilgi dalıdır”[2]

İslam tıp teorisinde ayrıca İslam metafiziği, kozmolojisi ve felsefesi ile ayrılmaz şekilde ilişkilidir. Yani insanın bütün varoluşu ile kainatın özeti, küçük alem olarak görülmesidir. Bu da hekimlerin insan denilen en büyük bilmeceye, hem zahiri hem batıni olarak saygı duyulması gerekli eşrefi mahluk bir canlı görülmesini sağlamıştır.

İslam hekim tarihinin nüvesi olarak Grek tıbbını görebiliriz lakin bunun sebebinin de İslam’ın bu kainat ve insan algısını mümkün kıldığı içindir. Ayrıca Hipokrat ve Galen tıbbında yer alan uyum ve denge fikrinin İslam’da da olmasından kaynaklıdır.

Seyyid Hüseyin Nasr daha ileri giderek Hipokrat ve Galen’in İslam’a uyumunun aynı şekilde Aristo ve Platon’da da olduğunu ve bunun için kolay benimsendiğini, Epikürcü veya sofist ekollerin reddedilmesini de aynı sebebe bağlar.[1]

İslam’ın tıp teorisinin temeli bütün geleneksel kozmolojilerde olduğu gibi iki doktrine dayanır. Bunlardan biri kozmozun hiyerarşik yapısı diğeri mikrokozmoz ile makrokozmoz arasındaki ilişki…

Bir Kitabullah-ı âzâmdır serâser kâinat

Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar…(Recaizade Mahmud Ekrem)

Bu ilişkiler dört unsur ve dört keyfiyet olarak yansır.[2]  Bu unsur ve keyfiyetler mizaca göre değişeceğinden her insana özel muamele yapılması gerekiyordu bu da günümüzde beceremediğimiz bir şey. İnsanları fabrikasyon gibi gördüğümüz bu zamanda her insana aynı ilaç ve aynı tedavi şeklini kullanıyoruz.

Müslüman hekimlere göre ruh, Galen’i takip ederek ve onu İslam’a uyarlayarak üç türlü düşünülmüştür.

  • Tabiatı sıcak ve kuru olan hayvani ruh
  • Tabiatı soğuk ve yaş olan akli ruh
  • Tabiatı sıcak ve yaş olan tabii ruh

İslam hekimlerinin aynı zamanda filozof olmalarından dolayı birçok farklı sağlık ve hastalık tanımları insan bedenin farklı algılanması özel fizyolojik bir perspektifi üzerine kuruludur. Bu ve yukarıda sayılan ruh tanımları ile dört unsur ve kemiyetin kazanımı hastanın kişiye göre muamele edilmesini sağlar. Kişiye göre tedavi şeklinin günümüzde olmaması da bu kadar bireyselliği savunan bir dünya algısında çelişkidir. Maalesef ilim, Batı’dan dünya ya servis edildiği için maruz kaldığımız bu soruna İslam tabipleri geleneğimizden gelen bu güzel modeli sunamamıştır.

İslam tabiplerinin, hekimliğe bakış açıları organik bir algıdan mürekkeptir. Bu yüzden insan yukarıdaki sayılan unsurlar, kemiyetler arasındaki dengenin uyumunun eseridir. Bu uyum olursa sağlıklıdır insan. Uyumun bozulmasından oluşan hastalığı durdurmanın yolunu bulmanın derdindedir tabib. Bu anlayış modelini, Rene Descartes’ın insan bedenini mekaniğe benzetmesi yıkar. Hatta yüzyıl sonra gelen Julien Offray de La Mettrie (kendiside hem doktordur hem filozoftur) ruhunda mekanik olduğunu Descartes’ın bunu bildiğini lakin Papa’dan korktuğu için buna cesaret edemediğini söyler. Bu iki anlayış, Batı’nın günümüz tıp anlayışının temellerini atmıştır.

Bu bakış açısının yüzyıllar sonra nasıl sirayet ettiğini görmek için günümüzdeki tıp bakış açısına bakmak yeterli olur. Yapay organların yapımı, insanı hakikaten makine gibi görmek, robotların olduğu dünyaya ramak kala robotların yapımında insanı taklit etmemiz, dilimize bile yansımalarını görürüz. Ne o bozuldun mu, devlet çarkları vb. Film olarak Ex Machina ve Ghost in the Shell örnek verilebilir.

İnsanın yukarıda belirtmeye çalıştığım makrokozmoz ile ilişkisini es geçmek, bizim Yunus’un

Beni bende deme bende değilim

Bir ben vardır bende benden içeri

dediği insanın sadece etten kemikten var olan bir şey olmadığı dünya algısının yerine, insanı mekanik, makine gibi gören dünya anlayışının arasındaki farklar üzerinde tefekkür etmemiz gerekli. Hastalığın olduğu organı adeta bir makinenin parçası gibi görmek ve insana bu açıdan bakıldığı bir tıp anlayışının sonunun nerelere varacağının farkında olmamız gerekli.

Batı’nın, kendisinin haricindeki söylemleri ciddiye almama gibi bir huyu vardır. Bundan dolayı İslam hekimliğindeki insanı organik görme modeli ile ve kişiye göre tedavi modelini günümüze uyarlayarak tekrar canlandırmalı ve dünyaya servis etmeli. Mamafih İslam dünyasının da bu aralar kendi söylemlerini ciddiye almama gibi kötü bir huyu var. Burada hekimlerimize çok iş düşüyor. Hekimlerimiz, sadece Batı’nın bize hatta dünya ya dayattığı bu tıp anlayışına dur demeli. Bu da onların ilimlerinin açığını bilmek ve bizim geleneğimizdeki ilimleri bilmekle olur. Bilmekte yetmez hatta günümüze uyarlamalı. Bu da hekimlerimizin gerçekten felsefeyi okumaları ve ciddi manada sorunlara çözüm üretmeleri ile olur…

Sürçü lisan ettiysek af oluna…

[1] S. Hüseyin Nasr :İslam Ve İlim sy 159 basım 1989 İnsan yayınları

[2] S. Hüseyin Nasr : a.g.e  sy 159-160 burada dört unsur ve keyfiyet detaylı olarak vazıh edilmiştir.

[3] S. Hüseyin Nasr :İslam Ve İlim sy 159 basım 1989 İnsan yayınları

[4] S. Hüseyin Nasr : a.g.e  sy 159-160 burada dört unsur ve keyfiyet detaylı olarak vazıh edilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1 comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir