Hüseyin ŞEN – AHLAT AĞACI

Albert Camus’ye göre ‘İyi baba yoktur’. İvan karakteri ise, “Kim babasını öldürmek istemez ki!” der ‘Karamazov Kardeşler’ de… Baba ile oğul arasındaki girift ilişki, hikaye anlatıcılar için her zaman ilgi çekici olmuştur. Çünkü çatışması çok güçlüdür, son derece  verimlidir. Bu karmaşık ilişki, içinde pek çok farklı duyguyu barındırır. Her iki taraf için de yüksek beklentiler söz konusudur ve beklentinin yüksek olduğu yerde, düş kırıklığı da kaçınılmazdır. Can Yücel gibi, “Ben hayatta en çok babamı sevdim” diyen oğullar pek azdır. Öylesi ideal ilişkiler, bir hikaye anlatıcı için pek tercih edilesi de değildir zaten.  Zira, Gide’in dediği gibi: “Güzel duygularla, kötü edebiyat yapılır.”

Biri, diğerinin varoluşundan sorumlu olan iki erkek arasındaki ilişki, edebiyata olduğu gibi, beyaz perdeye de defalarca yansımıştır. Bisiklet Hırsızları, Babam ve Oğlum ya da Hayat Güzeldir; bu filmlerin ilk akla gelenlerinden. 2003 yılında Zvyagintsev’e Venedik’te Altın Aslan getiren, bir baba ile iki oğlu arasındaki ilişkiyi anlatan,  ‘Dönüş’ ise, seyirci üzerinde yürek burkan etki bırakmış bir filmdir. Dardenne Kardeşler’in Bisikletli Çocuk ve Majidi’nin Cennetin Rengi filmleri de, baba ile oğul ilişkisi  üzerine eğilen filmlerin diğerlerinden. Big Fish ve My Father’s Bike gibi filmlerin de eklenebileceği bu liste uzayıp gider. Ancak gelin biz, NBC’ın, Ahlat Ağacı filmine bir göz atalım.. NBC’ın yeni filminde bir baba-oğul ilişkisini anlatacağını öğrenince, heyecanlanmıştım. Ustalık eserlerini vermeye başlamış NBC’dan, sıkı bir baba-oğul hikayesi seyredeceğimizi tahmin ediyordum. Nitekim öyle de oldu. 188 dakikayı, sıkılmadan geçirdiğim karanlık salondan, boğazımda bir yumru ile ayrıldım. Öncelikle filmin senaryosunun oldukça başarılı olduğunu ve üzerinde titiz bir çalışma yürütüldüğünün kolayca anlaşıldığını belirtmek gerek. Filmin kahramanı Sinan’ı, görmemiz gereken tüm durumlar içinde gördük. Filmin ana çatışmasını oluşturan, babasıyla ilişkisinin yanı sıra, annesiyle, kız kardeşiyle, akrabalarıyla, lise arkadaşlarıyla, üniversitedeki ‘kanka’ sıyla, lise yıllarında hoşlandığı kızla, köylerinin imamıyla, hatta kendi hemşerisi olan ve yazdığı kitaplar başarı kazanmış olan yazar Süleyman’la bile gördük. Üniversite’den mezun olur olmaz döndüğü, bir diktatör olsa tek bir atom bombasıyla haritadan silmeyi düşünecek kadar nefret ettiği, Çan’ın (Çanakkale ilçesi) belediye başkanı ile ve başkanın kendisini yönlendirdiği, ‘çok kitap okuyan’ İlhami ile diyaloglarına kadar gördüğümüz Sinan’ı derinlikli bir şekilde tanımış olduk bu sayede. Filmlerinde detayları önemsediğini bildiğimiz NBC, kahramanlarını bize son derece ustaca tanıtır. Bunu yaparken de, klişelerden uzak durmayı ve seyircisinin zekasını zorlamayı ihmal etmez. Seyretmiş olanlar anımsayacaklardır; Üç Maymun filminde, Hacer karakterini (Hatice Aslan), cep telefonunda çalan melodi ile serimleyen Ceylan, aynı şekilde, Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki Komiser Naci karakterini de (Yılmaz Erdoğan) cep telefonuna yüklediği melodi ile serimler. Şimdi gelelim filmin hikayesine.

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünden henüz mezun olmuş olan Sinan (Doğu Demirkol), film açıldığında Çanakkale’de, deniz kıyısındaki bir kahvede çayını yudumlamaktadır. Eşyalarını toplamış, memleketine dönüyordur. Hayatındaki önemli dönemeçlerden birindedir, bir ‘hal’ değişimi safhasındadır. Öğrencilik hali geride kalmış, mezun öğretmen olma hali başlıyordur. Artık, babasının zamanındaki gibi, fakülteden mezun olur olmaz öğretmenlik mesleğine başlanamamaktadır. KPSS adlı zorlu sınava girip o sınavdan başarılı bir sonuç almak gerekmektedir. Atama kontenjanı, mezun sayısına göre hayli az olduğundan, mezun öğretmenlerin çoğu, polislik gibi alternatif mesleklere yönelmişlerdir. Nitekim Sinan’ın telefonda konuştuğu kankası da edebiyat öğretmeni olduğu halde, çevik kuvvet polisi olup, izinsiz gösteri yapanları coplamaya başlamıştır. Hatta bu durumu gülerek anlatacak denli de duyarsızlaşmıştır. Sinan, ne yapacağına ilişkin net bir karara varmış değildir. Kendisine, “ee okul bitti, peki şimdi ne yapacaksın?” gibi sorular sorulduğunda bunlara net bir cevap ver-e-mez. Kendisi de eğitim alanında çalışan biri olarak, böylesi durumlarda öğrencilerime de sık sık alıntıladığım şu Cemil Meriç cümlesini paylaşmadan edemeyeceğim: “Önünüzdeki bütün yollar yürünebilir görünüyorsa, kaybolmuşsunuz demektir.” Meriç’in de işaret ettiği şekilde, Sinan’ın da net bir hedefi yoktur, bir anlamda kayıptır. Bununla birlikte, var olan seçenekler arasında en öne çıkanı, yazarlıktır. Zira bir kitap yazmıştır ve bu kitabı bastırabilmeyi hedeflemektedir. Üç saatten uzun bir süre boyunca seyrettiğimiz kahramanımızın, ciddiyetle gayret gösterdiği yegane şey, kitabın basılmasıdır.

Henüz ayağının tozuyla Çan’a iner inmez, babasının alacaklılarından biri görür Sinan’ı ve babası İdris’in (Murat Cemcir) kendisine olan borcunu anımsatır. Baba İdris, kumar (at yarışı) bağımlısıdır. Üniversitede okurken, uzakta bulunduğundan maruz kalmadığı bu sorun, döner dönmez Sinan’ı etkilemeye başlamıştır. Sinan da, her erkek çocuk gibi babasını sevme, onu örnek ve model alma ve ona saygı duyma gereksinimindedir. Ancak babası, Sinan’a bu gereksinmesini giderebilmesi için izin vermez. Baba İdris, bir bağımlıdır ve bir bağımlı için öncelikli olan, her zaman, bağlımlısı olunan ‘şey’dir. Üstelik bu bağımlılık ileri boyuttadır. Sinan’ın ailesi, bu bağımlılık nedeniyle evlerini kaybetmişlerdir. Öğretmen olan İdris, normalde insanlar tarafından saygı duyulan biriyken, küçük bir yerde yaşıyor olmanın doğal sonucu olarak, bağımlılığının herkesçe bilinmesi nedeniyle saygı duyulmayan ve arkasından gülünen biri haline gelmiştir. Ne karısının, ne kızının, ne de babasının saygı duymadığı İdris’e, maalesef Sinan da saygı duymaz. Aile üyeleri arasında bu saygı duyuşa en çok ihtiyaç duyanı Sinan’dır oysa. Çok yalnızdır ve babasını sevmeye, saymaya, onun onayını almaya gereksinmesi büyüktür. Ne var ki babası İdris de bu konuda oğluna yardımcı olmaz. Sinan’dan sigara parası isteyecek kadar çaresiz, oğlundan ekmek arası köfte satın almak için aldığı parayı at yarışına yatıracak denli de bağımlıdır. Böylece, Sinan’ın babasını sevme açlığı giderilmez. Kumar bağımlısı babasına duyduğu kızgınlık, aslında kötü biri olmayan babasının iyi yanlarını ya da olumlu eylemlerini görmesinin de önüne geçer. Aslında Sinan, herkese ve her şeye karşı bir kızgınlık taşımaktadır içinde. Annesinin kendisine söylediği gibi: “En son söylenecek şeyi en başta söyleyecek” denli de patavatsızdır biridir. Henüz, insanları hatalarıyla kabul etme olgunluğuna erişememiştir. Başkalarının kusurlarını ve zaaflarını görme ve bunları dile getirme konusunda son derece acımasız olan Sinan, anneannesinin evinden eski kitap çalarak sahaflara okutan, babasının özel bir cins olan av köpeğini çalıp satarak o parayla kitabını bastıran bir hırsızdır fakat. Çevresindekileri erdeme uzak oluşları nedeniyle yargılarken, kendisi o kişilerin pek çoğuna göre daha erdemsiz bir durumdadır aslında. Bir işe şiddetle gereksindiği halde, memurluk sınavına çalışmayacak denli tembel ve sorumsuzdur da aynı zamanda.

NBC’ın son iki filminde köy imamlarını görüyoruz ve bu sayede, bu imamlara yapılan eleştiriye de tanık oluyoruz. Kış Uykusu filmindeki İmam Hamdi (Serhat Kılıç) de, Ahlat Ağacı’ndaki  İmam Veysel de (Akın Aksu), dürüstlükten uzak ve zaaf sahibi olarak çizilmiş karakterler. Bir din adamının sahip olması beklenen basirete ve manevi olgunluğa uzak bu kişiler, NBC’ın din olgusuna ve ülkemizdeki din adamlarına bakışını ortaya koyması açısından önemli. Ancak; Sinan’ın iki imamla olan uzun sahnesindeki ikinci imamın (Öner Erkan) pek inandırıcı olmadığını, hatta elindeki tespihin bile eğreti durduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Son dönemin başarılı erkek oyuncularından Öner Erkan, elinden geleni yapmış besbelli. Ancak karakter yeterince ‘gerçek’ olmayınca, Erkan’ın çabası da, yeteneği de, canlandırdığı karakteri inandırıcı kılmaya yetmiyor. Ancak Doğu Demirkol’un ve Murat Cemcir’in oyunculukları son derece kararında ve tadında. NBC’ın, oyuncu yönetimi konusundaki kayda değer başarısı, bir kez daha görülüyor.

NBC, son üç filmi olan: Bir Zamanlar Anadolu’da, Kış Uykusu ve Ahlat Ağacı ile; ustalık eserlerini vermeye devam ediyor. Bir filmin anlatısı ‘öz’ ve ‘biçim’ olarak ikiye ayrılacak olursa, NBC sinemasının en vurucu yanının ‘biçim’ olduğunu belirtmek sanırım hatalı olmayacaktır. İlk uzun metrajı ‘Kasaba’ dan beri, ustaca kadrajlar dikkat çekici. Bununla birlikte, hikayelerinin yeterli derinlikte olmaması ve karakterlerinin gerektiği kadar derinleştirilememesi nedeniyle, ilk dönem filmleri, estetik keyif vermenin çok ötesine geçemiyordu. Ancak NBC, pek çok meslektaşının düştüğü tuzaklardan sıyrılarak ‘tekamül’ ünü sürdürdü ve çağdaş dünya sinemasının ustaları arasında yerini aldı. Umarız ve dileriz, bu tekamülü devam eder ve daha uzun yıllar, pek çok yeni filmle, biz seyircilerine hayata ve insana dair öyküler anlatır.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir